TÜRKİYE’NİN JEOPOLİTİK OLARAK ENERJİ ANLAŞMALARINDAKİ KONUMU


        STAJ BİTİRME TEZİ

 

                                      30 EYLÜL 2010

 

      TÜRKİYE’NİN JEOPOLİTİK OLARAK ENERJİ ANLAŞMALARINDAKİ

     KONUMU

 

 

     Hazırlayan: Peyman YÜKSEL

                              Ağustos – Eylül Dönemi Stajyeri

 

 

 

 

 

Bir ülke düşünün ki, kuzey ve doğu komşularında doğalgazda, güney komşu coğrafyalarında ise petrolde dünyanın en büyük rezervleri olan ülkeler olsun ama kendi topraklarında bu doğal zenginliklerden çok az miktarlarda bulunsun. Bir ülke düşünün ki, Soğuk Savaş sonrası bir anda enerjide cazibe merkezi haline gelen bir bölgenin, dış dünyaya açılımında, önemi artsın, ancak bu önemin kendisine ekonomik getirisinin ne olacağını bir türlü kestiremesin. Hem müttefik konumunda olduğu devletlerle ilişkilerini güvenli bir seviyede sürdürmesi, hem de tam merkezinde kaldığı bölgedeki dengeleri koruması gereken bir arabulucu. Adeta hediyelik eşya dükkânına girmiş bir fil gibi, ne tarafa hamle yapsa, bir şeyleri kıracağı düşüncesi ile ufak adımlarla ilerleyen bir ülke. TÜRKİYE...

Dünya üretilebilir petrol ve doğalgaz rezervlerinin yüzde 72’lik bölümü, Türkiye’nin yer aldığı coğrafyada, yani Hazar Havzası, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri ile Rusya Federasyonu’nda bulunuyor. Ülkemiz, aynı zamanda bu bölgelerle, Avrupa tüketicileri arasında birçok projede yer alıyor ve/veya bu projelere de destek oluyor.

Bu çalışmanın amacı, II. Dünya Savaşı ve özellikle Soğuk Savaş sonrasında, Avrasya ve Ortadoğu bölgelerinde enerji alanındaki gelişmeleri, yapılan enerji anlaşmalarını ve ülkelerin aldığı pozisyonlar bakımından Türkiye’nin konumunu, incelemektir. Burada en önemli iki devlet, ABD ve Rusya ile olan dengeler ve AB enerji politikası, petrol, doğalgaz ve nükleer enerji, ağırlıklı olarak ele alınacaktır.

Çalışmamızın başında bir hususun doğru anlaşılması önem arz ediyor.

“Enerji Güvenliği= Enerji Arz Güvenliği”. Yani, enerji kaynaklarının fiziksel açıdan kesintisiz bir şekilde, ana üreticiden son kullanıcıya uygun ve kabul edilebilir fiyatlarla ulaşmasıdır. Bölgesinde ve/veya küresel olarak enerji gücüne hükmeden ülkelerin geliştirdiği ve uyguladığı politikalar ve stratejiler, o bölgeyle bağlantılı her ülkenin enerji arz güvenliği denklemini etkiliyor. Türkiye’nin enerji güvenliği konusundaki önemi, bu çalışmanın ana temasını oluşturuyor.

 

Soğuk Savaş Döneminde Bölgede Durum:

 

II.Dünya Savaşı’nın ardından hızla artan teknolojik gereksinimler, şehirleşme, sanayileşmenin artması vb nedenler, dünyada enerjiye olan talebi artırdı. Petrol ve doğalgazın yanında, nükleer enerji de önem kazandı. 1945 yılında ABD’nin Japonya’ya attığı atom bombaları, nükleer silahlanma yarışını başlattı. Aynı yıl SSCB, Çekoslavakya ile anlaşarak, bütün uranyum madenlerinin kullanım hakkını satın aldı.  1946’da BM Atom Enerjisi Komisyonu, Uluslararası Atom Enerji Ajansı’nın kurulmasını onayladı. ABD’nin ve Avrupa’nın güvenliğini sağlamaya katkıda bulunmak, Almanya’nın da güçlenmesini desteklemek için, SSCB’ni karşı cepheye alan, NATO Ortak Savunma Örgütü kuruldu. 1949 yılında da SSCB, Kazakistan bölgesi üzerinde ilk atom bombasını atarak denedi. Hindistan ile İngiltere ve İsrail nükleer araştırmalar yapmaya, ABD, İngiltere ve SSCB elektrik üretmek amacıyla nükleer güç santrallerini işletmeye başladılar.[1]

1949 yılında, II. Dünya Savaşı’nı kazanan ülkeler Almanya’yı Doğu ve Batı olmak üzere, ikiye böldüler. 1955’de Batı Almanya NATO’ya girince, Doğu Almanya da 1956’da Varşova Paktı’na dâhil oldu. O tarihten itibaren dünyada “Soğuk Savaş” kavramı kendini iyice hissettirmeye başladı. Bu dönemde insanlarda “Nükleer Kıyamet” paranoyası oluştu.

Avrupa ülkelerinin, enerji ile ilgili ortak hareket etme politikaları da bu dönemde, yavaş yavaş oluşmaya başladı. Batı Avrupa Devletleri 1951 yılında Kömür ve Çelik, 1957’de ise Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu “EURATOM”u oluşturdular. EURATOM’ nun amaçları, nükleer güç için model bir pazar yaratmak, bunu Topluluğa üye ülkeler arasında dağıtmak ve arta kalan enerjiyi, Topluluğa üye olmayan diğer ülkelere satmaktı.[2] 1957’de kurulan, Avrupa Ekonomik Topluluğu ( AET )’nin temelini oluşturan bu topluluklar, Birliğin en önemli amacının, enerji konusunda ortak hareket etmek olduğunun göstergesidir.

Avrupa’da bu birliktelikler kurulurken, sanayileşme neticesinde artan enerji ihtiyacında petrolün önemi her geçen gün yükselmeye başladı. Dünyanın en çok enerji tüketen bölgeleri olan Amerika ve Avrupa kıtaları, kendi doğal kaynaklarının yanı sıra, enerji ihtiyaçlarını daha çok Ortadoğu’dan sağlamaya çalışıyorlardı. 1920’li yıllardan beri Ortadoğu’da petrolün varlığını keşfetmiş olan ABD ise petrol şirketleri aracılığıyla, ayrıcalıklardan pay kapma yarışına girdi. 1957 yılında Başkan Eisenhower, Süveyş Krizi’nin hemen ardından ilân ettiği doktrinle, bölgeye ekonomik ve askerî yardım yapmanın yanı sıra, petrolün düşman

(SSCB) eline geçmesini önlemeyi, hedef almıştır. “Barış İçin Atom Programı” dâhilinde İran ve ABD nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanılması için, 1957’de anlaşma imzaladılar. 1959’da ise Tahran Nükleer Araştırma Merkezi yapıldı. İlerleyen yıllarda da ABD, İran’a nükleer enerji konusunda tam destek verdi.

Petrolün siyasallaşma sürecinde, petrol fiyatlarının ucuz olduğu dönemlerde Yedi Kızkardeşler ( BP, Shell, Exxon, Mobil, Socal, Gulf, Texaco ) diye de adlandırılan petrol şirketleri fiyatı bilinçli bir şekilde ucuz tuttular. 1950’li yıllarda Avrupa ve diğer bölgelerde, endüstride temel enerji kaynağı olan kömürün yerini almasını sağladılar. Oysa, petrol fiyatlarının ucuz oluşu, üretici ülkeleri olumsuz etkilemekteydi.[3]

1960 yılında, ABD ve Hollandalı petrol şirketlerine karşı bir blok oluşturmak için, İran’ın öncülüğünde, Petrol İhraç Eden Ülkeler Topluluğu (OPEC) kuruldu.

1950-1960 döneminde Türkiye’de de Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı ( TPAO ), T.C. Petrol Dairesi, Başbakanlık Atom Enerjisi Komisyonu, Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu (TKİ)’nin kuruluşu gerçekleştirildi.

1962 yılında Küba’da, Rus yapımı nükleer füzeler bulundu ve dünya bir nükleer savaş için en yakın noktaya geldi. İşin ilginç yanı, SSCB, Küba’dan füzelerini çekti, aynı tarihlerde ABD’nin de Türkiye’de, yani Rusya’nın hemen yanı başında nükleer füzeleri olduğu ortaya çıktı. Bu durum anlaşılınca, söz konusu füzeler de geri çekildi.

1963 yılında Türkiye’de Enerji Bakanlığı kuruldu.

Devam eden yıllarda Rusya’da olduğu gibi tüm dünyada nükleer reaktör çalışmaları ve denemeleri, büyük kazalar meydana gelmesine rağmen, devam etti.

1969’da SSCB ve ABD arasında başlayan Nükleer Silahların Sınırlandırılması (SALT ) görüşmeleri, 2.5 yıl sürdü ve 1972’de SALT I imzalandı.

OPEC’e üye ülkeler, 1973 yılında ABD’nin Arap- İsrail savaşında İsrail’e destek vermesini protesto ederek, Suriye ve Mısır’ın desteğiyle (OAPEC), İsrail’e destek veren bütün ülkelere petrol ambargosu başlattılar. Petrol üretiminin düşürülüp, Batılı ülkelere ambargo konmasıyla, bütün dünyada petrol fiyatları yüzde 70 arttı. Özellikle 1958-1972 yılları arasında, enerji güvenliği konusunda ortak bir hareket plânı oluşturamamış AET ülkeleri, 1973 yılında yaşanan Petrol Krizi neticesinde, ortak bir enerji politikasının önemini anladılar; ancak yine de beklenilen hızda bir politika geliştiremediler. AET ülkeleri, İsrail’e destek vermeyen İngiltere ve Fransa tarafında açıklama yapınca, ambargo kapsamından çıkarıldılar, ancak fiyat artışlarından etkilendiler. Bu ülkelerin endişesi fiyat artışı değil, petrolsüz kalmaktı. Zaten fiyat artışları, Batılı ülkeler tarafından bir müddet sonra üretilen sanayi ve teknoloji ürünlerine yansıtıldı. Dünyada en çok silah alımı yapan bölgedeki Ortadoğu ülkeleri, petrol paralarını Batı’nın ürettiği bu ürünlere aktardı. [4] Bu dönemde ABD Devlet Başkanı Nixon Körfez bölgesi ile ilgili stratejiyi tamamen değiştirince, İran, ABD için hayati önem kazandı. Amaç, SSCB’nin gücünü azaltıp, İran Şahını kuvvetlendirmekti. Enerji güvenliği özellikle enerji arzında güvenlik konusu, yeni yeni gündeme gelmeye başladı.

1973 Petrol Krizi, dünyada enerji politikalarının dönüm noktası oldu. ABD’de ve Avrupa’da enerji tasarrufu önem kazanırken, alternatif enerji kaynakları ( güneş, rüzgâr vb) araştırılmaya başlandı. Avrupa’da kömür, doğalgaz ve nükleer enerji kullanımı arttı. [5] ABD, petrol krizinden zenginleşen İran’a, nükleer enerji yatırımı konusunda destek oldu ve Avrupa ile ABD, İran nükleer enerji tesislerine yatırım yapmak için adeta yarışır hale geldiler.

İran’ın petrol gelirleri olmasına rağmen, ABD firmalarının nükleer enerjide daha büyük bir potansiyel görüp yatırım yapması da ilginçtir. Hatta ve hatta iş o raddeye geldi ki, Nixon’dan sonra göreve gelen ABD Devlet Başkanı Gerald Ford, nükleer yakıttan Plütonyumu Ayrıştırma Merkezi satın alma ve çalıştırma anlaşması bile imzalamıştır. O dönemlerde İran, ABD için nükleer bir tehdit oluşturmuyordu.[6]

Türkiye, 1974 yılında, Avrupa İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Teşkilâtı ( OECD ) çerçevesinde kurulan, Milletlerarası Enerji Ajansı'na üye oldu. Ancak, özellikle 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nda, Türkiye’ye ambargo uygulayan ABD yüzünden, dış ticaretimiz kötü yönde etkilendi. 1977’de Türkiye’de benzin kuyrukları oluştu. Bu dönemde, 1976 yılında Irak’la anlaşma yapıldı ve 35 milyon ton petrol taşıma kapasitesi olan Türkiye-Irak Yumurtalık Petrol Boru Hattı inşa edildi.  1977’de Türkiye - Irak Ham Petrol Boru Hattı işletmeye açıldı. Türkiye’nin 1976-1980 dönemindeki ekonomik sıkıntılarda en büyük kalem, Irak, Libya ve İran gibi petrol üreticisi ülkelere olan, petrol borçları olmuştur.[7] ABD, İran’la nükleer çalışmalara devam ederek 1978’de Nükleer Enerji Anlaşması imzalarken, 1979’da SSCB ile arasında SALT II ( nükleer silahsızlanma ) Anlaşması imzalandı.

1979 sonlarında SSCB’nin Afganistan’ı işgali ve İran’da meydana gelen rejim değişikliği, ABD’nin bölgedeki politikalarına yeni bir yön verdi. Devrimden sonra İran’da nükleer çalışmalar uzunca bir süre durdu.  İran Devrimi, ikinci enerji krizine neden oldu ve Basra Körfezi’nden petrol sevkiyatını büyük ölçüde engelledi. 1980 yılında başlayan İran-Irak Savaşı, 8 yıl sürdü. Bu savaşın ekonomik kayıpları, İran’a, masraflı bir yatırım olan nükleer enerji çalışmalarına ara verdirdi. Petrol ve doğalgaz yatırımları dururken, nükleer enerjiye yatırım yapmak, din adamları tarafından, istenmedi. 1981’de ABD Başkanı Ronald Reagan, Çevik Kuvvet’in en önemli işlevinin, ABD’nin, Körfez bölgesindeki varlığını Moskova’nın tehdit etmesine ve İran’ı bölerek veya işgal ederek burada bir Sovyet nüfusu oluşturmasına karşı, ABD’nin ekonomik çıkarlarını ve petrol ithalatını güvence altına almak olduğu belirtiliyordu.[8]

İran’da Humeyni iktidarının işbaşına gelmesiyle ABD, İran’la olan işbirliğini kaybetti. Humeyni, hem ABD aleyhtarı, hem de bölgeye rejim ihraç etmeye çalışan bir liderdi. 1984 ‘de ABD’nin İran’ı uluslararası terörizmi destekleyen devletler listesine almasıyla, ABD-İran ilişkileri, günümüze kadar gelen bir gerginliğin adımını oluşturdu.

O yıllarda, Türkiye’de, doğalgazın, sanayi ve şehir şebekelerinde kullanılmasına karar verildi. Daha önce Kırklareli ve Mardin’de çıkartılan doğalgaz miktarları çok azdı. Bunun için 1984 yılında ilk defa, SSCB ile anlaşma imzalandı. Rusya Federasyonu-Türkiye Doğal Gaz Boru Hattı ülkemize Türkiye-Bulgaristan sınırındaki Malkoçlar’dan girmekte, Hamitabat, Ambarlı, İstanbul, İzmit, Bursa, Eskişehir güzergâhını takip ederek, Ankara'ya ulaşmaktadır. İlk evsel doğalgazı Ankara 1988’de kullanmaya başladı. [9]

20. yüzyılın ilk büyük nükleer kazası, Ukrayna’nın Kiev iline bağlı Çernobil bölgesinde, 26 Nisan 1986’da meydana gelince, 28 kişi öldü. Bölgede meydana gelen nükleer riskten dolayı, bugün bile bölgeye girişler polis denetiminde yapılmaktadır.

1984’de ve 1987’de Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı’nda 2. Boru Hattı ile, kapasite artırımına gidildi ve yıllık 70.9 milyon ton petrol taşıma potansiyeli oluşturuldu.

Irak-İran Savaşı’nın 1988’de bitmesiyle İran nükleer çalışmalarına hız verdi. Çünkü savaş sırasında bölgede bir güç olmanın, nükleer silahlara sahip olmaktan geçtiğini anladı. Bu konuda da Rusya ile işbirliğine gitti.

14 Nisan 1988’de Türkiye - Cezayir LNG ( sıvılaştırılmış doğalgaz) Sevkiyatı anlaşması yapıldı.[10]

3 Ekim 1990 tarihinde Berlin Duvarı yıkılıp, Doğu ve Batı Almanya birleşince, Soğuk Savaş Dönemi de sona erdi. Aynı yıl, üçüncü enerji krizi yaşandı. Irak, Kuveyt’i işgal edince Basra Körfezi’nden petrol sevkiyatı yine aksadı.[11] BM’in Irak’a koyduğu ambargo kararıyla, Türkiye-Irak Petrol Boru Hattı kapandı.

Bu yıla kadar, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), Boru Hatları İle Petrol Taşıma A.Ş. (BOTAŞ), Türkiye Petrol Rafinerileri A.Ş. (TÜPRAŞ), Petrol Ofisi A.Ş. (POAŞ) ve Deniz İşletmeciliği ve Tankerciliği A.Ş.(DİTAŞ) tarafından yapılan petrol faaliyetleri, özelleştirmenin önünü açan yasa ile yön değiştirdi. Kamu ağırlığının azaltılmasına çalışıldı. Devlet, fiyat düzenleyici özelliğinden uzaklaşarak, petrol alanındaki özelleştirme çalışmalarının alt yapısını oluşturmaya başladı. [12]

Sovyet Rusya’nın Hazar Denizi’nin güneyi haricindeki toprakları elde etmesiyle birlikte, 1920’li yıllarda, Hazar Denizi ve çevresindeki bölgenin enerji kaynakları dış dünyaya kapanmıştı. Yetmiş yıl boyunca da bu bölgeden elde edilen enerji kaynakları, Sovyet Rusya’nın en önemli gelir kalemini oluşturmuştu. SSCB, Soğuk Savaş sürecinde ABD'nin karşısındaki dengeleyici güç konumunda idi. 1985 yılında Gorbaçov'un iktidarı sırasında başlayan “Glasnost” (açıklık politikası) ve “Perestroyka” (devletin yeniden yapılanması) ile başlayıp, 6 yıl süren reformların ardından, 1991 yılının sonunda, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği resmen dağıldı ve Birliğe bağlı ülkeler, bağımsızlıklarını ilân ettiler.[13]

 

Soğuk Savaş Sonrası Ortaya Çıkan Tablo:

 

 Avrupa’da 1991 yılının sonunda, dünyanın en geniş topraklarına sahip ülkesinin bir anda dağılması, Avrasya’nın ortasında kocaman bir boşluk yarattı. Tüm plânlarını mevcut duruma göre ayarlamış olan ABD’nin,  halen güçlü nükleer silahları olan dağılmış bu devletten sonra oluşacak tabloda yeni bir düzen kurması gerekiyordu. Avrupa ülkeleri ise, uzun zamandır ve yoğun olarak doğalgaz kullanıyor, Soğuk Savaş dönemimde bile bunu SSCB’den alıyordu. Dünyanın en zengin petrol ve doğalgaz rezervlerinin bulunduğu Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkaslar’a jeolojik yakınlığı nedeniyle Türkiye enerji güzergâhı konusunda, hem jeostratejik hem de jeopolitik anlamda önemli bir konuma yükseldi. Ancak, Türkiye’nin bu duruma hazırlıklı olarak yakalandığı söylenemez. Kendi iradesi dışında ortaya çıkan bu yeni durumda Türkiye, eğer enerjide doğru hamleleri yaparsa, en yüksek getiriyi elde edecek, ancak, fırsatları iyi değerlendirmez ve öngörülerini doğru yapamazsa da, tarihî fırsatı kaçırmış olacaktı.

SSCB’nin dağılmasının ardından Basra Körfezi’ne alternatif olarak görünen Hazar Havzası petrol ve doğalgaz kaynakları, enerji ihtiyacı artan dünya devletlerinin pay kapma hedefine maruz kaldılar. Önce bu kaynakları kendi ülkelerinin ekonomik çıkarları için kullanmak ve refahı artırmak isteyen Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan, bunun çok da kolay olmadığını, kısa sürede anladılar. Çünkü Sovyet Rusya, bu bölgedeki cumhuriyetlerin hiçbirisine yatırım yapmamıştı. Yeterli teknik donanım ve maddi imkânları olmayan devletler, kaynakların çıkarılması ve transferi için, yabancı yatırımcılarla işbirliği yapma yolunu tercih etmek zorunda kaldılar. Bu ortaklıklarda en önemli konu, enerji arz güvenliği olmuştur. Bölgedeki enerji kaynaklarının temini, boru hatlarının inşası, güzergâhı, depolanması ve Batı’ya aktarılmasında, dikkat edilmesi gereken en can alıcı noktanın, güvenlik olduğu anlaşılmıştır.

Dağılma sürecinden sonra, her ne kadar Rusya’nın Basra Körfezi’ne inişinin önü kapanmış gibi görünse de, ABD hiçbir zaman Körfez’in önemine karşı olan tutumunu değiştirmedi. Rusya bir de bu yıllarda Çeçenistan’la sorunlar yaşayınca, Bakü- Novorossisk Petrol Boru Hattı’nın güvenliği tehlikeye girdi. Hazar Denizi üzerindeki hâkimiyetini kaybeden Rusya, bir de bağımsızlığını ilan eden ülkeler üzerinde eski hâkimiyetini koruma çabasına girdi.

Hazar Havzası ile ilgili olarak da, bölgedeki ülkeler arasında bir anlaşmazlık çıktı. Daha önce Hazar’la ilgili kararları sadece SSCB ve İran veriyordu. Hazar’ın paylaşımı ile ilgili, aralarında anlaşmalar vardı. Ancak SSCB’nin dağılmasından sonra Hazar’a kıyısı olan devlet sayısı, Kazakistan, Azerbaycan ve Türkmenistan’ın ilavesi ile 5’e çıktı. Bu devletler arasında Hazar’ın deniz mi göl mü, olduğu tartışmaları başladı. Daha önce Hazar’ı, yaptıkları anlaşmalarda, “deniz” olarak tanımlayan Rusya ve İran, “göl” olduğunu ve kaynakların eşit paylaşılması gerektiğini savunmaya başladılar. Azerbaycan ve Kazakistan ise, Hazar’ın deniz olduğunu savunuyorlardı. [14]

Bu yıllarda Türkiye’nin bölgeye yönelmesini sağlayacak gelişmeler yaşandı. 1992 yılında Arap-İsrail Barışı sağlandı. 1993’de imzalanan Oslo Barış anlaşmasından sonra ABD Yahudi lobisinden Türkiye’ye, “İsrail ile yakınlaşın” mesajı geldi. Bunun sonucunda 90’lı yılların ortalarında İsrail-Türkiye ilişkileri ısındı. İsrail ve ABD’nin amacı, SSCB’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan cumhuriyetlerle Türkiye’nin, birlikte hareket etmesini sağlamak ve bu birlikteliği İran’a karşı kullanmaktı. Bunu yapmanın yolu da enerji anlaşmalarından geçiyordu.[15] Oysa İran, bu süreçte nükleer enerji gücünü artırmış, birçok ülke ile işbirliği anlaşmaları yaparak, 20’den fazla nükleer tesise sahip olmuştu.

Türk Hükümeti, doğalgazda Rusya’ya bağımlı olmaktan kurtulmak için, bir yandan Nijerya ile 22 yıllık LNG anlaşmasını 1995’de imzalarken, diğer yandan, başta İran olmak üzere, doğudaki kaynaklardan da doğalgazı, boru hattı ile Türkiye’ye getirmeye karar verdi. Bunun için de 12 Ağustos 1996 tarihinde, İran ile Türkiye arasında Tahran’da Doğalgaz Alım-Satım Anlaşması imzalandı. Doğu Anadolu Doğalgaz Ana İletim Hattı, Doğubayazıt’tan başlayıp, Erzurum, Sivas ve Kayseri üzerinden Ankara’ya uzanmakta, bir branşman da Kayseri, Konya üzerinden Seydişehir’e ulaşmaktadır. Aynı yıl, Irak’la da doğalgaz projesi başladı ve ilerleyen dönemlerde çeşitli görüşmeler yapıldı. Ancak özellikle Körfez Savaşı’ndan sonra bölgede yaşanan kaos ortamı, BM’in yaptırım kararları, bu projenin askıya alınmasına neden oldu. Fakat, 1996 yılında, daha önce konmuş olan, BM ambargo kararı kaldırılınca Türkiye-Irak Petrol Boru Hattı az kapasiteyle de olsa çalışmaya başladı.

BOTAŞ tarafından, Rusya Federasyonu'ndan alınacak 16 Milyar m3 ilave doğalgazın Karadeniz üzerinden Türkiye'ye taşınabilmesi amacıyla, 15 Aralık 1997'de Rusya Federasyonu ile 25 yıl süreli bir doğalgaz alım-satım anlaşması imzalandı. Rusya Federasyonu-Karadeniz-Türkiye (Mavi Akım) Doğalgaz Boru Hattı; Rusya topraklarında, Karadeniz geçişli olarak ve Türkiye topraklarında ise Samsun-Ankara arasında Boru Hattı Sistemi, olmak üzere üç ana bölümden oluşmaktadır. Mavi Akım Projesi olarak da bilinen bu boru hattı, Türkiye topraklarında, Samsun'dan başlayarak Amasya, Çorum, Kırıkkale üzerinden Ankara'ya ulaşmaktadır. Aynı gün Rusya-Türkiye arasında Enerji Alanında İşbirliği Anlaşması da imzalandı. Rusya, bu proje ile Türkiye’nin Türkmenistan’la 29 Ekim 1998 tarihinde imzalayacağı, Hazar Geçişli Türkmenistan-Türkiye-Avrupa Doğalgaz Boru Hattı Projesi’nin de önünü kesmiş oldu. Türkmenistan’la yapılan anlaşmaların devam etmesine, gereken tüm adımların atılmış olmasına rağmen, bu proje hayata geçmemiştir.

1998 yılından itibaren, özellikle IMF ve Dünya Bankası’na sunulan raporlarda ve iyiniyet mektuplarında, TÜPRAŞ ve POAŞ’la ilgili özelleştirme çalışmalarının hızlandığı gözlemlenebilir.

Şubat 1998’de Rusya ile Batı Hattı’ndan 23 yıllık doğalgaz alımı anlaşması yapıldı.[16]

1999 yılında, uzun zamandır üzerinde konuşulan ancak bir türlü hayata geçirilemeyen Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı (BTC) anlaşması imzalandı. İstanbul’da yapılan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı’nda, Türkmenistan-Azerbaycan-Gürcistan-Kazakistan ve Türkiye liderleri, ABD Devlet Başkanı Bill Clinton şahitliğinde, BTC Anlaşmasına imza atmışlardır. Aynı konferansta, Azerbaycan’a ait Şahdeniz Bölgesi’nden Erzurum’a uzanacak bir doğalgaz boru hattı için de anlaşmaya varıldı.[17] Bu projeyle Hazar Denizi, Ortadoğu ve Türkiye'ye komşu kaynaklardan sağlanacak doğalgazın, Rusya’nın etkisinden kurtularak, Avrupa'ya taşınması planlandı.

2000 yıl içinde POAŞ’ın yüzde 51’lik hissesi özelleştirilerek, o tarihe kadarki en önemli özelleştirme yapılmış oldu.

Mart 2001’de Azerbaycan’la 15 yıllık gaz alım anlaşması imzalanırken, Mayıs 2001’de İran’dan ilk gaz alımı gerçekleştirildi.[18]

11 Eylül 2001 tarihinde, dünya, ABD’ye yapılan terör saldırıları ile sarsıldı. Afganistan’da El-Kaide militanlarının varlığı, ABD’yi, bu bölgenin enerji güvenliği riski açısından, önlem almaya yöneltti. Özellikle bu bölgedeki terör faaliyetlerinden sonra, Batı’nın Kafkasya’daki enerji kaynaklarına ulaşmada yaşayacağı zorluklar, önem kazandı.

Mavi Akım Boru Hattı’nın yapım çalışmaları tamamlanmış ve 20 Ekim 2002 tarihinde Samsun-Durusu Ölçüm İstasyonu’nda düzenlenen "Altın Kaynak" töreni ile Karadeniz'den gelen boru hattı Samsun'daki hat ile birleştirilmiştir. Gerekli test işlemlerinin tamamlanmasının ardından 20 Şubat 2003 tarihinde Sistem devreye alınıp Rusya'dan gaz sevkiyatına başlandı. [19]




İran’da rejime muhalif Halkın Mücahitleri Örgütü’nün ABD’deki siyasal kanadı olan Ulusal Direniş Konseyi, 2002 yılında bir basın açıklaması yaparak, İran’ın uranyum zenginleştirme tesislerinin varlığını ortaya koydu. Bu açıklama dünyada büyük yankı bulurken, bu bölgeye olan dikkati de artırdı. Bölgeye BM inceleme amaçlı gidince, İran hükümeti de, Natanz nükleer tesislerinin varlığını inkâr edemedi.

2002 yılında BOTAŞ’ın da ortağı olacağı,  Nabucco adlı bir proje için adım atıldı. 4 bin km’lik doğalgaz boru hattının 3300 km’lik bölümü Türkiye’den geçmesi plânlandı. Gürcistan ve Irak’tan gelecek 2 ikmâl hattının Türkiye’de birleşerek, Bulgaristan, Romanya ve Macaristan üzerinden Avusturya’ya ulaşması düşünüldü. Bir başka seçenek de BOTAŞ’ın taşımacılık kapasitesinin kiralanarak, projeye Ankara Ahiboz’dan başlamaktı. Projeye Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Avusturya, BOTAŞ’la eşit hissede ortak oldular.

* 2003’de, ABD’nin Irak’a müdahalesi ile, Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı işletime kapatıldı.[20] Aynı yıl Yunanistan ile ilk defa doğalgazın ihracatı için, 15 yıllık bir anlaşma yapıldı.[21]

* İran, ABD’nin ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (IAEA) baskılardan sonra 2003 den itibaren nükleer çalışmaları bıraktığını ilan ederken, 17 Kasım 2004’de Rusya Devlet Başkanı Viladimir Putin, dünyada başka hiçbir ülkede var olmayan bir atom bombası imâl ettiklerini bildirdi. Türkiye ise Mısır’la Mart 2004’de, doğalgaz boru hattı geliştirme projesine imza attı. Proje ile ileride Suriye’nin de katılımıyla, Türkiye üzerinden Avrupa’ya gaz ihracı amaçlandı.

* 28 Haziran 2005’de, Nabucco Projesi’nin hayata geçirilmesi için, Ortak Girişim Anlaşması adı altında bir anlaşma imzalandı. Proje Katılımcısı şirketler tarafından, Nabucco Gas Pipeline International GmbH adlı bir şirket Viyana’da kuruldu. Aynı yıl Haziran ayı içinde, Yunanistan-Türkiye Doğalgaz Hattı yapımına başlandı.

* 12 Eylül 2005 tarihinde, Avrupa’nın en büyük 7. Rafinerisi olan TÜPRAŞ, özelleştirildi.

* 13 Temmuz 2006’da Bakü- Tiflis-Ceyhan Boru Hattı hizmete girerken, Azeri petrolü Ceyhan’a ulaştı. Aynı yıl Bakü-Tiflis-Erzurum Petrol Boru Hattı da devreye alınıp Azeri doğalgazı da Erzurum’a ulaştı. Temmuz 2006’da Rusya Federasyonu Başkanı Putin, İtalya Başbakanı Berlusconi ve Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Erdoğan’ın katılımları ile Mavi Akım Doğal Gaz Boru Hattı’nın resmi açılışı yapıldı. Aynı yıl, İran’ın nükleer çalışmaları bırakmadığı, tam aksine devam ettiği ortaya çıktı. ABD ve İsrail tehditlerinin yanı sıra bölgede Hindistan ve Pakistan’ın da nükleer güce sahip olması, İran’ın nükleer çalışmalarını artırmasına neden oldu.

* AB üyesi ülkeler, 2007 yılında, yeni enerji ve çevre politikası kapsamında, Avrupa Konseyi tarafından onaylanan ‘20-20-20’ olarak adlandırılan yeni bir inisiyatif aldılar. Bununla 2020 yılında, AB üyesi ülkeler, enerji tüketiminde yüzde 20 tasarruf, sera gazı salınımlarında yüzde 20 gerileme ve yenilenebilir enerji kaynaklarının yüzde 8.5 olan oranını da yüzde 20’ye çıkartmayı planladılar.[22]

* Mart 2007’de Bakü-Tiflis-Erzurum (Şahdeniz) Doğal Gaz Boru Hattı tamamlandı. 15 Temmuz 2007’de Türk-İran Doğalgaz İşbirliği Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma ile Türkiye’ye doğalgaz tesislerini işletmek ve satışını yapma konusunda yetki verildi. Anlaşma, tamamen durma noktasına gelmiş olan İran doğalgaz işletmeciliğini ve kendisine konan ambargo konusunda da, İran’ı büyük ölçüde rahatlatırken, AB’nin enerji koridorlarını çeşitlendirme kapsamında da önemlidir. 24 Ekim 2007’de İsrail-Türkiye arasında Med Stream yani Akdeniz Akımı doğalgaz anlaşması imzalandı.[23] Fakat ilerleyen dönemde, İsrail’in kendisine 100 yıl yetecek kadar doğalgaz bulması, Türkiye ile yaşanan sıkıntılar ve İsrail’de hükümet değişikliği, projenin askıya alınmasına neden oldu.

Şahdeniz doğalgazını Avrupa'ya taşıyacak hattın ilk ayağı olan, Türkiye-Yunanistan Doğalgaz Boru Hattı, 18 Kasım 2007’de tamamlandı. Avrupa'nın doğalgaz arz güvenliğini sağlayacak projelerden biri olan Interstate Oil and Gas Transport To Europe (INOGATE) kapsamında yapılan proje, 3 bölümden oluşmaktadır. Türkiye'deki 193 km’lik kara ve 17 km’lik Marmara Denizi geçişine 210 km’ye ek olarak Yunanistan'daki 86,5 km’lik kısım ve Türkiye-Yunanistan tarafının ortak sorumluğunda olan, 420 metrelik Meriç Nehri geçişi ile birlikte toplam 297 km’lik boru hattı. Bu hatla, ilk doğal gazın Yunanistan'a ve dolayısıyla Avrupa sınırlarına verilecek olması da önemlidir.[24]

* 2008’de Alman doğalgaz şirketinin Nabucco Projesi’ne eşit hissedar olarak girmesi, projeye destek anlamında önemli olmuştur.13 Temmuz 2009 tarihinde Ankara’da Nabucco Projesi resmen imzalandı. Nabucco, Rusya’dan gaz alımına alternatif olması amacıyla AB ve ABD tarafından desteklenen bir projedir. Ancak son dönemlerde özellikle Rusya’nın Türkmenistan ve Kazakistan’dan büyük miktarlarda gaz alımı anlaşmaları yapması nedeniyle belirsizlik kazandı. İran’a uygulanan ambargo da, hattın verimliliği açısından, engeldir. Ancak şimdilik Irak ve Azerbaycan’dan gelen 10’ar milyar metreküplük doğalgaz projenin gerçekleşmesi için yeterli görünüyor. İlerleyen dönemlerde ilave olarak, Türkmenistan ve Mısır, Katar, Suriye ve hatta Rusya’dan da gaz alımı yapılabilir.

* 15 Mayıs 2009’da Rusya’da Güney Akım Projesi’nin hatları için karar alındı. Rusya’nın Nabucco’ya alternatif olarak düşündüğü ve önderliğini yaptığı projenin amacı, Kafkas doğalgazının Karadeniz’in altından Balkanlar’a oradan da Avrupa’ya aktarılmasıdır. Bulgaristan’da ikiye ayrılacak hatlardan birisi Yunanistan ve İtalya’ya, diğer hat ise Sırbistan, Macaristan, Avusturya’ya uzanacaktır.




* Doğalgaz konusunda Ukrayna ile problem yaşayan Türkiye yeni arayışlara girdi ve 2009 yılında Cezayir’den sıvılaştırılmış doğalgaz alımına başlandı.

* 13 Nisan 2010’da, Bükreş’te Azerbaycan- Gürcistan- Romanya ( AGRI ) arasında ortak bir doğalgaz projesine imza atıldı.

 * 12 Mayıs 2010’da Rusya-Türkiye arasında Akkuyu sahasında bir nükleer güç santrali tesisi ve işletilmesi için bir anlaşma imzalandı.

*  17 Mayıs 2010 tarihinde, Batı tarafından nükleer silah geliştirdiğine inanılan İran, Türkiye ve Brezilya ile anlaşarak, nükleer takas anlaşması imzaladı. Tesislerini denetimcilere açmayan ve nükleer silah geliştirdiği yönünde şüphe oluşturan İran, uzun zamandır Batı’yı oyalama taktiğini kullanmaktaydı. Gelinen en son noktada İran, 1200 kg düşük zenginlikteki uranyumu, Türkiye üzerinden Avrupa’ya göndermeye ikna olmuş görünmektedir. Uranyumu ABD veya Fransa’nın zenginleştirmesi düşünülmektedir. Zenginleştirilen uranyum, Türkiye üzerinden İran’a aktarılacaktır.

* 7 Haziran 2010 tarihinde Azerbaycan’la, “Şahdeniz I Anlaşması”, imzalandı. Bu anlaşma ile Azeri doğalgazı Bakü-Tiflis-Erzurum Boru Hattı üzerinden Gürcistan ve Türkiye’ye ihraç edilecektir.

* 9 Haziran 2010’da Türkiye, İsrail’in Mayıs ayında Gazze’ye yardım götüren Mavi Marmara gemisine saldırıp 9 Türk vatandaşını öldürmesinin ardından, Mavi Akım II Projesi’nden İsrail’i tamamen çıkarttığını açıkladı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Türkiye Başbakanı R.Tayyip Erdoğan’a destek olarak, Mavi Akım II Projesi hattının şimdilik uzatılmayacağını belirtti. Bu proje ile sadece İsrail’e değil, Suriye ve Lübnan’a da doğalgaz aktarılması düşünülmekteydi.

* 14 Eylül 2010’da Bakü’de, AGRI ( Azerbaycan- Gürcistan – Romanya Interconnection ) projesi, atılan imzalarla yürürlüğe girdi. Bu önemli proje ile Azeri doğalgazı mevcut boru hatlarıyla Gürcistan’a aktarılıp, LNG yöntemiyle orada sıvılaştırılacak ve özel tankerlerle Karadeniz üzerinden Romanya’ya ulaştırılacaktır. Projeden Romanya, Macaristan, Avusturya ve birçok AB ülkesi faydalanacaktır.

* 20 Eylül 2010 tarihinde ABD’nin Irak’tan askeri olarak çekilmesinin ardından, Irak’ın ilk büyük uluslararası enerji anlaşması, Türkiye ile yapıldı. Anlaşmayla, yıllık 70 milyon tonluk Irak petrolü Kerkük- Yumurtalık Ham Petrol Boru Hattı üzerinden, 15 yıl süreyle Ceyhan’a aktarılması planlanıyor.

Bu hafta içinde yapılması planlanan Karadeniz Enerji ve Ekonomik Forumu, ABD’nin bölgede yeni bir enerji programını uygulamaya alacağını açıklamasından dolayı çok önemli görülmektedir. Karadeniz’e kıyısı olmamasına rağmen Irak ve Afganistan’ın da toplantıya davet edilmesi, Batı’nın Rusya’ya bağımlılığının azaltılması konuları, dikkat çekicidir.

 

Enerji Anlaşmalarında Son Durum:

 

Nabuccu Projesi’nde en büyük sorun, gaz temini. Azerbaycan’dan alınacak doğalgaz yeterli değil. Bu durumda Şah Deniz Projesi’nin ikinci aşamasının tamamlanması beklenecek.

Güney Akım Projesi’nde ise Rusya’nın bu projeye gereken doğalgazı nereden bulacağının belirlenmediği ve fizibilite raporlarının hazırlanmadığı söyleniyor.

AB’nin Güney Akım Projesi’ne fazla destek vermediği, finans kaynağı bulmada zorlanıldığı, bu projenin Rusya tarafından bir tehdit olarak ortaya atıldığı, öne sürülüyor. Yani, Rusya, Ukrayna’ya, gerekirse “seni devre dışı bırakabilirim” derken diğer yandan da kendisini devre dışı bırakan Nabucco Projesi’nin gereksizliğini öne sürüyor.

Kerkük-Yumurtalık Petrol Boru Hattı’nda, Türkiye-Irak Hükümetleri arasında geçtiğimiz haftalarda imzalanan anlaşmada, gizlilik nedeniyle açıklanmayan bir bölüm ortaya çıktı. Buna göre petrol ihracında, Kuzey Irak’ın devre dışı bırakıldığı anlaşılıyor. Bu durumun ileride sorun yaratabileceği öne sürülerek, Kuzey Irak’ın ekonomisini etkileyecek anlaşmalarda, Türk Hükümeti’nin her zaman dikkatli adımlar atması, öneriliyor.

Türkiye-İran- Brezilya arasında imzalanan Uranyum Takası anlaşması Batı’yı henüz memnun etmemiş görünüyor. BM’in bölgede yaptığı son incelemeler sonucu yayınladığı raporda, İran’ın elinde düşük oranda zenginleştirilmiş 2.8 ton uranyum bulunduğu açıklandı. Bu malzemenin yüzde 90 oranında zenginleştirilmesi halinde, 2 adet atom bombası yapılabileceği, bildiriliyor.

AGRI Projesi ile Azerbaycan, bir anlamda Türkiye ve Rusya’yı atlatarak, farklı bir güzergâh çizmeyi deniyor. Çok kısa sürede imzalanan anlaşma, hem Türkiye’nin hem de Rusya’nın enerji politikalarını etkilemesi anlamında önemli görülüyor. Azerbaycan gaz arzını etkileyeceği için de Nabucco Projesi’ne zarar verebileceği düşünülüyor.

 

Türkiye Fırsatları İyi Değerlendiriyor mu?

 

Türkiye, devreye giren BTC Projesi ve inşaatı devam eden Şahdeniz Projeleri‘yle birlikte Doğu-Batı Enerji Koridoru olma yönünde, hızla ilerliyor. Türkiye-Yunanistan-İtalya Doğalgaz Boru Hattı, Nabucco, Mısır-Türkiye Doğalgaz Boru Hattı ve Irak-Türkiye Doğalgaz projeleriyle yakın gelecekte ülkemiz, Doğu-Batı Enerji Koridoru olmasının yanında, Güney-Kuzey Enerji Koridoru olmaya aday, Avrupa ülkelerini gaz krizinden kurtaracak, kilit ülke konumuna gelecektir.[25]

Şayet Türkiye, Mavi Akım 1 ve Mavi Akım 2, İran, Azerbaycan ve Irak doğalgazını, Nabucco ve Med Stream ile birleştirebilseydi, Avrupalıların doğalgazı, Türkiye’nin elinde olacaktı. Ancak, buna ne AB, ne de ABD şimdilik izin vermemiş görünüyorlar. İlerleyen dönemde, şartlar ne getirir, bilinmez.

Türkiye-AB enerji güvenliği konularının tartışılması için, AB katılım müzakerelerinde enerji faslının açılması gerekiyor. Türkiye’de şu anda birçok Avrupa ülkesinde bulunmayan enerji işletmeleri bulunuyor. AB ile enerji tedariki, finansmanı ve altyapı konularında konuşup da, AB katılım müzakerelerinde enerji faslının açılmaması, kabul edilebilir bir durum değildir.

Avrupa’nın hala bütünleşmiş bir enerji politikası yokken ve Obama yönetiminin de Afganistan-Pakistan-Irak ekseninde yoğunlaştığı, alternatif enerjilere yönelmiş göründüğü şu dönemde, Türkiye bu fırsatı çok iyi değerlendirebilir. Fakat Türkiye’nin özellikle Nabucco projesinde işi zora sokması, Hazar Şahdeniz projesinde gecikme yaşanmasına neden oldu. Nabucco’nun gerçekleştirilebilirliği azaltılıp, Rusya’nın bölgesel önemini artırıldı. Türkiye’nin  tutumu, bu hat için Azeri gazı yanında, Rus ve İran gazının alınması yönünde bir değişikliğe işaret edince, bu durum ABD’nin dikkatinden kaçmadı.

AB’ne giriş sürecinde Türkiye, enerjide potansiyel olarak büyüme gösteren bir ülkedir. Kişi başına düşen araç sayısı henüz azdır. İleride bu oranların ve petrol ürünlerine olan talebin de, bu yönde artacağı düşünülmektedir. Yerli ve yabancı firmaların ülkemizdeki petrol rafinerilerine, taşımacılık ve pazarlama işlerine olan talebinde, bu hususlar da göz önüne alınmalıdır. Ayrıca Türkiye, dünyanın ham petrol alanındaki üreticisi olma konusunda en önemli bölgelerinden, Ortadoğu ve Orta Asya’daki kaynaklara da yakındır. Yani, ülkemizdeki kurulu tesisler, bu kaynakların aktarımı için önemlidir. Bu yüzden özelleştirmeler yapılırken ileride sağlanacak faydalar yani kamu yararı göz önüne alınmalıdır.

Petrol, doğalgaz, elektrik ve LPG piyasalarının tek bir çatı altında toplanması da işleri kolaylaştıracağı yerde, zorlaştırmıştır. Enerji Piyasası Üst Kurulu uygulamaları, prosedürleri artırmış, hızı yavaşlatarak yatırımcı iş adamlarının şikâyetlerine neden olmuştur. Türkiye’deki üniversitelerde, “enerji hukuku” bölümleri açılmalıdır. Konu ile ilgili ortaya çıkan davalarla ilgili olarak bu yüzyılın en önemli konularından birisi, enerji hukuku olacaktır.

Alternatif enerji kaynaklarından rüzgâr enerjisi için, 1997’de ilk santrallerini kuran Türkiye, aradan 10 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen yeterli üretime geçememiştir. AB’nde bu konuda oldukça ilerlemeler kaydedilirken, Türkiye’nin çok düşük seviyede üretim yapması kabul edilemez. Hidroelektrik santrallerinde (HES) ise lisansları alınan projelerin yüzde 75’i beklemektedir. Aynı durum rüzgâr enerjisi içinde de geçerlidir. Yani, verilen lisanslarla piyasasının yönetilmesi arasında sorunlar vardır. Türkiye, uzun zamandır nükleer enerji santrali için uğraşmasına rağmen, bunu bir türlü gerçekleştirememiştir.[26] Türkiye’nin 2030 yılında enerji ihtiyacı yüzde 160 artacak ve dışa bağımlılık oranı da yüzde 80 olacaktır. Bu durumda nükleer enerji, enerji açığını kapatma konusunda, vazgeçilmez görünmektedir.

Ülkemiz, enerji taşıma ve depolama alanlarında yatırım olanakları ile bölgesinde jeostratejik enerji merkezi olmaya adaydır. Bugüne kadar ihmal ettiği doğalgaz depolaması konusunda daha fazla erteleme yapmaması çok önemlidir. Doğalgazda bu kadar dışa bağımlıyken depolama konusundaki zafiyet, tedarikçi ülkelerin üzerimizde baskı kurması için adeta açık kart vermektir.

Türkiye’nin bir yandan İran’la anlaşmalar yapması ve İran’ın Rusya ve ABD nezdindeki konumu, diğer yandan Azerbaycan’la yapılan anlaşmalar ve Ermenistan’la girilen normalleşme süreci önemlidir. Ermenistan ve Azerbaycan arasında yaşanan sıkıntılar bizim de ilişkilerimize yansıyor. Gürcistan’da Rusya ile yaşanan sorunlara Türkiye de müdahil oluyor. Türki devletlerle olan ilişkilerimizin gelişmesi için çaba sarf edilip Türkçe Konuşan Ülkeler Zirvesi yapılıyor. Ancak, bu yöndeki gelişmeler de, çok yavaş ilerliyor.

Bu arada  Türkiye İsrail’le de  sorun yaşamaktadır. Oysa, ABD ve İsrail’in isteği, Türkiye’nin uzun vadede bu ülkelerle yeni ortaya çıkan Türki devletler arasında, enerji koridoru olmasıdır.

 

Değerlendirme:

 

 II. Dünya Savaşı’ndan sonra dünya ekonomisi 7 kat büyüdü. Dünya nüfusunun yüzde 20’si, dünya enerji kaynaklarının yüzde 80’ini kullanmaya başladı. “Zengin” ve “fakir” olarak dünya ikiye ayrıldı. Zengin dünya yani yüzde 20, dünya enerji kaynaklarının da yüzde 80’ini, kalan yüzde 80 de yine arta kalan yüzde 20’yi kullanmaya başladı. Ne kadar enerji tüketiyorsunuz, sorusu aslında ne kadar zenginsiniz, sorusunu sormak, demektir.[27]

Bütün bu tarihsel süreç çerçevesinde Türkiye’nin bölgedeki konumu ve yapılan anlaşmaların getirileri, riskleri ve sürdürülebilirlikleri değişkenlik gösterdi. Çünkü bölgede, her ülkenin birbiri ile olan kültürel, ekonomik ve tarihsel bağları ya da çıkar çatışmaları var. Bir de bunlara ABD etkisi yansıdığında, atılacak her adım için bir değil, bin bir defa düşünmek lazım. Türk dış politikası hiç bu kadar önemli olmamıştı, diyebiliriz.

Türkiye, sadece ekonomik kalkınması için değil, dış politikada artan stratejik önemi için de doğru hamleleri yapmak zorundadır.

Özellikle son 20 yılda önemi artan Hazar Havzası’ndan elde edilen enerji kaynaklarının, Batı piyasalarına transferinde güvenlik, fiyat uygunluğu ve çevresel faktörler ön plândadır. Bu yüzyılda ülkelerin enerji sağlama güvenliklerini sürdürebilme istekleri, dış politikalarını yönlendiren önemli bir etken olacaktır. Bunun yanında terör eylemlerine karşı alınacak önlemler, bölgesel çatışmalardan uzak durmak, bölgede çıkarı olan gruplarla yapılacak mutabakatlar çok ama çok önemli bir hâl almıştır. Her ne kadar dünya şu anda enerji rezervleri bakımından zor durumda değilse bile, ülkeler kendi rezervlerinin yanı sıra yeni kaynak arayışlarındadır. Burada da Ortadoğu petrollerine alternatif olarak ortaya çıkan Hazar bölgesi, her geçen gün önem kazanıyor. Ülkeler, dev şirketler bu bölgeden pay kapma yarışına girdiler. Özellikle ABD ve Rusya’nın bölge üzerindeki tasarrufları, bölgeyle ilgilenen her ülke tarafından dikkatle izleniyor. Bölgede adeta projeler, anlaşmalar ikiye ayrılmış durumdadır. Rusya’nın yaptığı çalışmalar daha çok Karadeniz bağlantılı olurken, AB ve ABD’nin çalışmaları ise Kafkaslar üzerinden oluyor.

Fakat, SSCB’nin dağılma sürecinden sonra ortaya çıkan konjonktürde, Türkiye’nin bu dağılmanın etkisiyle ortaya çıkan boşluğu dolduramadığı ortadadır. Bugün Rusya yeniden bölgesel güç olma yönünde çok önemli hamleler yapıyor. Oysa, Türkiye’nin stratejik yeri, ona, Orta Doğu ve Hazar Denizi bölgelerindeki önemli petrol üretim alanları ve tüketici piyasaları arasında doğal bir “enerji köprüsü” kurduruyor. Türkiye’nin Ceyhan limanı, gelecekteki Hazar petrol ihracı için olduğu kadar, şu andaki Irak petrol ihracı için de önemli bir çıkış noktası olarak görünüyor.

 

Enerji güvenliği, Avrupa Birliği’nin de çok hassas olduğu, ortak bir sorun durumundadır. AB ülkeleri için, etkili bir dış enerji politikasının geliştirilmesi, temel enerji çıkarlarını korumaya yönelik girişimlerin artırılması, üretici, tüketici veya geçiş bölgesindeki üçüncü ülkelerle ortaklıkların kurulması ve işbirliği olanaklarının derinleştirilmesi için beraber hareket etme zorunluluğu, ortak payda haline getirildi. AB’de doğalgaz tüketimi hızla artmakta olup, 2030 yılına kadar da enerji kaynakları içindeki oranı yüzde 23’den yüzde 32’ye çıkması bekleniyor.

 

Bu arada Irak’taki petrol kaynaklarına ulaşan ABD, şimdi de Afganistan’da petrol keşfetti. ABD’nin İran’la ilgili planları, savaş çıkması ihtimalleri, tüm dünya tarafından yakından takip ediliyor. Irak ve Afganistan’da yapılan müdahalelerin İran’a yapılması zor görünüyor. İran, bölgede Rusya’ya yakın bir politika izliyor. Bu da ABD’nin Orta Asya ve Kafkaslar’daki politikasını sınırlandırıyor. Ancak, son dönemde de en çok konuşulan konu, ABD’nin ve İsrail’in, İran’a saldıracağı yönündedir. Bölgede Arap devletlerinin tarihin en büyük silah anlaşmalarını yapmaları da, buna işaret olarak değerlendiriliyor.

Rusya, bölgede eski imparatorluğunu sürdürme düşüncesindedir. BTD ile arasında ekonomik bağları sürdürmekte, Ukrayna ve Gürcistan’la sorunlarını çözmeye çalışmaktadır. BDT ülkeleri ise, bir yandan kalkınma hızlarını artırmak istemekte, diğer yandan da herhangi bir ülkenin egemenliği altında görünmek istemiyorlar. Oysa, hem ABD, hem de Rusya, bu bölgeye el altından müdahale etmeye devam ediyorlar. ABD, devrimlerle yönetimleri değiştirmeye çalışarak, sivil toplum kuruluşları aracılığıyla halkın bilinçlenmesini sağlıyor. Rusya’nın Azerbaycan ve Türkmenistan enerji arzını satın almaya çalıştığı gözden kaçırılmamalıdır. Nükleer teknolojinin İran’a aktarılmasında yardım eder görünmekte ancak tüm teknolojiyi de vermeyerek İran’ın nükleer silahlanmasının kontrolünü elinde tutuyor. Ayrıca Rusya, Ukrayna ile geçmiş yıllarda doğalgaz konusunda yaşadığı sorunları göz önüne alarak, Güney Akım gibi projelerle Ukrayna’yı devre dışı bırakıyor. Bununla, Avrupa’nın en büyük enerji tedarikçisi ülke olma özelliğini korumak istiyor.

 

Bütün bu stratejik plânların ortasında yer alan Türkiye için, AB’nce kabul edilen ’20-20-20’ inisiyatifinin, en iyi öngörü olduğunu söyleyebiliriz. Yani Türkiye de, AB gibi 2020 yılı için sera etkisine yol açan gaz emisyonlarını yüzde 20 azaltmaya çalışmalı, enerji verimliliğini yüzden 20 artırmalıdır. Bu arada yenilenebilir enerji kaynaklarını da yüzde 20’ye çıkartmaya çalışmalıdır. Petrolün enerji diplomasisindeki artan payı ve fiyatları göz önüne alınmalı,  yeni ve ekonomik enerji çeşitliliği ve güvenliği için, Ar-Ge çalışmalarına önem verilmelidir.

Ülkemiz enerji taşıma ve depolama alanlarında yatırım olanakları ile bölgesinde jeostratejik enerji merkezi olmaya adaydır. Türkiye’nin enerji kaynaklarına sahip olmaması, onu ancak transit ülke olma durumunda bırakmaktadır. Çünkü ne Rusya, ne Azerbaycan, ne de İran, kendi enerji kaynaklarının Türkiye üzerinden dağıtılmasına / satılmasına izin vermiyorlar. Bu durumda Türkiye ancak transit ülke konumunda, yapılan anlaşmalarda hem maddi hem de stratejik olarak alabileceğinin en fazlasını alma yoluna gitmelidir. Ancak bunu yaparken de, önemini fazla abartmamalı, her zaman alternatif çözümler olabileceğini unutmamalıdır. Ayrıca Türk şirketleri de, yapılan anlaşmaların şartları neyi gerektiriyorsa bunlara harfiyen uymalı, güvenilir ülke olmayı hedefleyen Türkiye’nin prestijini zedeleyecek hareketlerden kaçınmalıdırlar.

Türkiye’nin, son dönemdeki gelişmeler ışığında bölgede dikkat etmesi gereken 4 temel konu:

-  ABD ve İsrail’in İran’a saldırması durumunda alacağı pozisyon,

- Rusya ile enerji anlaşmaları yaparken, ABD’nin son dönemde bölgedeki strateji değişimlerini takip etmek,

- AB’nin henüz yapılanan enerji politikasında güçlü ve güvenilir bir yer edinmek,

-  Aşırı doğalgaz alımı yapmamaya ve depolama imkânlarını artırmaya da dikkat etmek,

olmalıdır.

Türkiye, tüm bunları yaparken, bölgesel olarak, enerji arz güvenliğindeki konumunu ve önemini de, yüzde 100 artırmalıdır. Bunu da, yapılan enerji anlaşmalarının ya içinde yer alma ya da destek verme plânlamasıyla, yapabilir. Ancak bu sayede, 21. Yüzyılın “Avrasya Enerji Koridoru” olma konumuna kavuşabilir.



[1] Nükleer Enerji Dünyası, Nükleer Enerjinin Tarihçesi, http://www.nukleer.web.tr/tarihce/1940s.htm, (Erişim Tarihi: 20 Ağustos 2010)

[2] Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu, Vikipedi, özgür ansiklopedi, http://tr.wikipedia.org/wiki/Avrupa_Atom_Enerjisi_Topluluğu, (Erişim tarihi: 20Ağustos 2010)

[3] Arı, Tayyar, “Irak, İran, ABD ve Petrol”, güncellenmiş 2. Baskı, 2007, İstanbul, Alfa Yayınları, Sf:184-185

 ( Erişim Tarihi: 21 Ağustos )

[4]Gen Bilim Türkiye Bilim Sitesi, Bilimler, Diğer Bilimler, “1973 Petrol Krizi”, http://www.genbilim.com/content/view/2472/39/,  12 Aralık 2007, (Erişim Tarihi: 21 Ağustos 2010)

[5]1973 Petrol Krizi”, Vikipedi, özgür ansiklopedi, http://tr.wikipedia.org/wiki/1973_Petrol_Krizi,  (Erişim Tarihi: 21 Ağustos 2010)

[6] CELALİFER-EKİNCİ, Dr. Arzu, “İran’ın Nükleer Teknolojiyle Tanışma Süreci ve Nükleer Programının Tarihsel Arka Planı” 12 Ekim 2009,

 http://www.usakgundem.com/ders-notu/10/İran’ın-nükleer-teknolojiyle-tanışma-süreci-ve-nükleer-programının-tarihsel-arka-planı.html, (Erişim Tarihi: 22 Ağustos 2010)

[7] Hürriyet Gazetesi, “1973 petrol krizi dünyayı sarstı”, 08 Nisan 2002, http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2002/04/08/109860.asp, (Erişim Tarihi: 23 Ağustos 2010)

[8] Arı, Tayyar, a.g.e Sf: 123-262-265, ( Erişim Tarihi: 24 Ağustos 2010)

[9] BOTAŞ Boru Hatlarıyla Petrol Taşıma A.Ş, “Doğal Gaz İletim Ve Dağıtım Hatları”,http://www.botas.gov.tr/icerik/tur/projeler/yatirimbiten.asp, (Erişim Tarihi: 26 Ağustos 2010)

[10] BOTAŞ, Boru Hatlarıyla Petrol Taşıma A.Ş, Hakkımızda, http://www.botas.gov.tr/icerik/tur/kurumsal/hakkimizda.asp, (Erişim Tarihi: 26 Ağustos 2010)

[11] Petrol Odak, “Petrol Tarihi”, 16 Mart 2009, http://www.petrolodak.com/index.php?option=com_content&view=article&id=97&Itemid=123, (Erişim Tarihi: 27 Ağustos 2010)

[12]Sabrina Kayıkçı“Rafinaj Sektöründe Özelleştirme Politikası: Tüpraş”, http://yonetimbilimi.politics.ankara.edu.tr/tupras.pdf, (Erişim Tarihi: 27 Ağustos 2010)

[13] Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, Vikipedi Özgür Ansiklopedi,http://tr.wikipedia.org/wiki/Sovyet_Sosyalist_Cumhuriyetler_Birliği, (Erişim Tarihi: 29 Ağustos 2010)

[14]TÜRKSAM Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Analizler Merkezi, YÜCE, Çağrı Kürşat, “SSCB Sonrası Hazar Bölgesinde Enerji Mücadelesi ve Türkiye”, 30 Mart 2005,  http://www.turksam.org/tr/a307.html, (Erişim Tarihi: 30 Ağustos 2010)

[15] Tanış, Tolga, “İsrail ajanlığından yargılanan ünlü lobiciye sordum, anlattı”, 12 Eylül 2010,http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/15753117.asp?yazarid=322, (Erişim Tarihi: 12 Eylül 2010)

[16]BOTAŞ, Boru Hatlarıyla Petrol Taşıma A.Ş, Hakkımızda, http://www.botas.gov.tr/icerik/tur/kurumsal/hakkimizda.asp, (Erişim Tarihi: 04 Eylül 2010)

[17] Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı, Vikipedi Özgür Ansiklopedi, http://tr.wikipedia.org/wiki/Bakü-Tiflis-Ceyhan_Petrol_Boru_Hattı, (Erişim Tarihi: 05 Eylül 2010)

[18] BOTAŞ, Boru Hatlarıyla Petrol Taşıma A.Ş, Hakkımızda, http://www.botas.gov.tr/icerik/tur/kurumsal/hakkimizda.asp, (Erişim Tarihi: 04 Eylül 2010)

[19] BOTAŞ, Boru Hatlarıyla Petrol Taşıma A.Ş, “Doğal Gaz İletim Ve Dağıtım Hatları”,http://www.botas.gov.tr/icerik/tur/projeler/yatirimbiten.asp, (Erişim Tarihi: 07 Eylül 2010)

[20] YORKAN, Arzu, “Kerkük-Yumurtalık Ham Petrol Boru Hattı ve Geleceği”, 14 Mart 2008,  BİLGESAM Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi,

http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=105:kerkuek-yumurtalk-ham-petrol-boru-hatt-ve-gelecei&catid=131:enerji&Itemid=146, (Erişim Tarihi: 09 Eylül 2010)

[21] BOTAŞ, Boru Hatlarıyla Petrol Taşıma A.Ş, Hakkımızda, http://www.botas.gov.tr/icerik/tur/kurumsal/hakkimizda.asp, (Erişim Tarihi: 12 Eylül 2010)

[22] SOHTAOĞLU, Nazif Hülâgü, “Türkiye’nin Enerji Dağılım Bağımlılığındaki Eğilimlerin Avrupa Birliği Üyesi Ülkeler İle Karşılaştırılması”, EMO, Elektrik Mühendisleri Odası, http://www.emo.org.tr/ekler/58192b393eeceb8_ek.pdf, (Erişim Tarihi: 13 Eylül 2010)

[23]Ministry of National Infrastructures, Significant Progress In Advancing The Infrastructure Corridor Project (Med Stream) Between Turkey and Israel, 24 Ekim 2007, http://www.mni.gov.il/mni/en-US/Energy/Messages/SpokesmanMedStream.htm, ( Erişim Tarihi: 14 Eylül 2010)

[24] Cnn Türk, “Türk-Yunan doğalgaz boru hattı açıldı“ , 18 Kasım 2007http://www.cnnturk.com/2007/ekonomi/genel/11/18/turk.yunan.dogalgaz.boru.hatti.acildi/405410.0/index.html (Erişim tarihi: 15 Eylül 2010)

[25] İSKENDER, Serdar, “Doğu-Batı Arasındaki Enerji Koridoru” Türkiye (Dünya)”, EMO, Enerji Mühendisleri Odası, 12 Aralık 2006,   http://www.emo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=51111&tipi=17&sube=0, 

[26] 9. Cumhurbaşkanımız Sn. Süleyman DEMİREL’in Dünya Enerji Konseyi Türk Milli Komitesi’nin Düzenlediği Türkiye 11. Enerji Kongresi Konuşması -21 Ekim 2009

[27] 9. Cumhurbaşkanımız Sn. Süleyman DEMİREL’in Dünya Enerji Konseyi Türk Milli Komitesi’nin Düzenlediği Türkiye 11. Enerji Kongresi Konuşması -21 Ekim 2009




Etiket: Türksam,


Peyman YÜKSEL
Eposta : peymanyuksel@gmail.com



web.tasarim.namikerdemkaya.com